Öfke

Photo by Pixabay on Pexels.com

Zaman zaman kendimizi öfkelendirmekten alıkoyamıyorsak ve öfkemizi bazen işlerimizi yoluna koymak için kullanma alışkanlığı geliştirdiysek öfkenin iç yüzünü tanımak ve öfkelenme becerimizi yeniden gözden geçirmek durumundayız..

Öfkelenmek beceri ister!

Öfkelenmenin tamamen kişin kendi becerisi olduğunu bilmiyor olabilirsiniz ama bu becerinin bir çok yol ile edinilmiş olabileceğini tahmin ediyorsunuzdur. Başkasından görerek yada deneme yanılma yolu ile öfkelenme becerisine başlamış bir çok insan istemediği bir durumu yaşarken öfkeli bir surata ve bağırıp çağıran bir insana dönüşerek karşısındaki kişiyi korkutup işini görmesini sağladığını düşünebilir. Artık her istenmeyen durumla karşılaşıldığında kendi çıkarını gözetmek adına sanki doğuştan bir refleksmiş gibi kendinisini öfkelendirmeye başlayabilir..

Oysa ki öfkelenmek kalıtsal bir refleks değildir. Boğazımıza yemek takıldığında öksürmeye benzemez. Örgü örmek, bisiklet kullanmak gibi öğrendikten sonra hiç düşünmeden de o işi yapabilmeye benzer. Kendinizi şartlandırıp, her bisiklete bindiğinizde pedal çevirmeye başlamamız gibi, her hoşumuza gitmeyen durumda da kaşlarımızı çatıp “İşler benim dediğim gibi olmalı!” düşüncesini kendimize veya çevremize yönlendirmemizdir.

Öfke nasıl becerilir?

1. adım: İstenmeyen bir durumla karşı karşıya kaldığımızda doğal memnuniyetsizlik, hoşnutsuzluk, neşesizlik yaşayabiliriz. Evet, bunların hepsi bizim doğal duygularımızdır ve bunları yaşamak da hayatımızın bir parçasıdır.

Buraya kadar her şey normaldir.

2. adım: Karşılaştığımız durumu kabullenmiyorsak ve düşüncelerimiz “Olaylar böyle olmamalı, bu doğru değil, tamamen yanlış yapıyor bana, karşımdaki kişi hatalı, ben ona doğru yolu göstermeliyim, bu bana yapılan bir haksızlık” gibi bir girdapta sürükleniyorsa kendi kendimize tepinmeye, öfkelenmeye başlarız. “Sizi öfkelendiren sizi işgal etmiş olandır” diyen ilk fizik tedavi uzmanlarından Elizabeth Kenny kişinin hassas olduğu konularda daha çabuk öfkelenip parladığını hatırlatıyor.

Aslında olan olmuştur ve bütün duyularımızın da bize ilettiği gibi olan bir gerçekliktir! Doğallıktan çıkıp kendimizi öfkelendirdiğimiz adımlar 2. adımda başlar. Bize göre hayatta olmaması gereken şeyler oluyordur, hiçbir şey olması gerektiği gibi değildir. Öfkemiz üretilmiş, öfke duygumuz tıpkı bir ırmak gibi herhangi bir yöne doğru akmak istiyordur.

3. adım: Öfke içeri mi, dışarı mı: Artık bir şeyler yapmanın vakti geldi çünkü vücudumuz artık bu strese dayanamayacak. Öfkemizi ya kendimize eziyet ederek içimize atarak bastıracağız (ki bu durum kaygı veya depresyon gibi ruhsal sorunlara kapı açabilir), ya da etrafa püskürterek belki de saldırganca tavırlar ile çevremizle / toplumsal kanunlarla sürtüşeceğiz.

Yok mu bu öfkenin bana veya ona zarar vermeyeni?

Tükenmek

Tükenmişlik sendromu, en yalın haliyle “Ruhsal ve fiziksel açıdan enerjinin tükenişi” dir. Sürekli güçlü strese maruz kalmaktan kaynaklanan, düşük öz saygı veya öz yeterlilik duyguları ile birleşen; duygusal, fiziksel ve zihinsel tükenmişlik olarak tanımlanabilir.

Tükenmişliğin ortaya çıkmasına neden olan temel faktör, uzun süre strese karşı korumasız kalmaktır. Rol çatışması, rol belirsizliği, aşırı iş yükü ve sosyal destekten yoksunlukla uzun süre karşı karşıya kalınması, tükenmişlik sendromunu ortaya çıkarabilir. Bunlara ilave olarak, kişiler arası ilişkiler, motivasyon, fazla iş yükü ve kişinin stresle başa çıkmadaki başarısı da tükenmişliğe katkıda bulunabilir.

Tükenmişlik, insanlara yardım hizmeti sunan mesleklerde ve duygusal taleplerin yoğun olduğu ortamlarda uzun süre çalışan, idealist ve insanlara hizmet verme yönünde yoğun isteğe sahip meslek elemanlarında daha sık görülür. Tükenmenin, iş kaybından aile içi ilişki sorunlarına, psikosomatik hastalıklardan alkol-madde-sigara kullanımına ve hatta uykusuzluk, depresyon gibi ruhsal hastalıklara kadar uzanan çok çeşitli ciddi sonuçları vardır.

Tükenmişlik Sendromu Sizi Nasıl Etkiler?

Yorgunluk ve bitkinlik hissi, enerji kaybı, kronik soğuk algınlığı, sık baş ağrıları ve uyku bozuklukları, gastrointestinal bozukluklar ve kilo kaybı ya da artışı, solunum güçlüğü, psikosomatik hastalıklar, ağrılar, yakınmalar, koroner kalp rahatsızlığı sıklığında artma gibi fizyolojik belirtiler görülür.

Kayıtsızlık, ilgisizlik,duygusal bitkinlik, kronik bir sinirlilik hali, çabuk öfkelenme, zaman zaman bilişsel becerilerde güçlükler yaşama, hayal kırıklığı, çökkün duygu durum, kaygı, huzursuzluk, sabırsızlık, benlik saygısında düşme, değersizlik, umutsuzluk, eleştiriye aşırı duyarlılık, karar vermekte yetersizlik, boşluk ve anlamsızlık hissi gibi psikolojik belirtiler görülür. 

Kişi hatalar yapmaya, bazı şeyleri erteleme ya da sürüncemede bırakmaya, işe geç gelmeye, izinsiz olarak ya da hastalık nedeni ile işe gelmemeye başlar. İşi bırakma eğilimi, hizmetin niteliğinde bozulma, işte ve iş dışındaki ilişkilerde bozulma görülür. Kişiler arası çatışmalar artar. Kaza ve yaralanmalarda artış olur, meslektaşlara ve hizmet verilen kişilere, mesleğe karşı alaycı bir tavır sergilemeye, işle ilgilenmek yerine başka şeylerle vakit geçirmeye başlar ve kuruma ilgi kaybolur.

Genellikle bireysel, kurumsal ve hatta sistemden kaynaklanan etmenlerin bir arada rol oynaması ile ortaya çıkan tükenmişlik, bir sendrom ve sistem sorunu olarak ele alınmalıdır. Etkili müdahale, hem bireysel hem de örgütsel zeminde olmalıdır. En önemlisi, ortaya çıkarıcı etmenlerin giderilmesi, olmuyorsa erken dönemde tanınması ve hızlı müdahale edilmesinin sağlanmasıdır.

Boşanma ve Çocuk

Eşlerin birlikteliklerinden psikolojik olarak doyum sağlamadıkları, beklenti ve gereksinimlerini karşılayamadıkları evlilik yaşantılarına yasal olarak son vermelerine “boşanma” denilmektedir. Boşanma hukuki, psikolojik ve sosyal bir süreçtir.

Ülkemizde boşanma sayılarında yıllara göre bir artış gözlenmektedir. Evlilik süresine göre boşanma yüzdesi incelendiğinde, boşanmaların yarıya yakınının evliliğin ilk 5 yılı içinde meydana geldiği görülmektedir. Boşanmayla sonuçlanan evliliklerin ortalama süresi ise net olarak bilinmemektedir.

Evliliğin bitmesine yol açan sebepler çok çeşitli olabilirken, en çok görülen sebepleri; ekonomik sorunlar, eşlerin sosyo-kültürel yapı farklılıkları, cinsel sorunlar, iletişim bozukluğu, eşlerden birinin ihaneti, aile içi şiddet şeklinde sıralayabilmek mümkündür.

Boşanma Sürecinde Anne Babanın Dikkat Etmesi Gereken Önemli Noktalar

Boşanan anne ve babaların yaşadığı en büyük zorluklardan birisi, kendileri zor bir dönemden geçerken ve yeni bir duruma uyum sağlamaya çalışırken, çocuklarına daha fazla ilgi göstermek ve tutarlı olmak zorunda olmalarıdır.

İlk olarak, çocuk sahibi ailelerin bir arada yaşarken ya da boşanma sonrasında çocuklarının sağlıklı yetişebilmeleri için bilmeleri ve uygulamaları gereken iki özellik vardır. Onları koşulsuz sevmek ve onlarda özgüven duygusunu geliştirmektir. Çocuklara boşanma sırasında söylenmesi gereken en önemli konulardan biri de ebeveynleri tarafından sevildikleridir, çünkü çocukların buna ihtiyaçları vardır.  

Eğer mümkünse boşanma öncesi süreçte, uyumsuzluklar başladığında uygun bir dille çocuklar bundan haberdar edilmeli ve boşanma durumu onlara söylenmelidir. Boşanmanın, onların hatalarından kaynaklanmadığı, tamamen anne ile babanın beraberliklerini başarılı bir şekilde yürütemediklerinden kaynaklandığı anlatılmalı ve anlamaları sağlanmalıdır.

Çocukların diğer ebeveynle ilişkisi desteklenmelidir çünkü her iki ebeveynle de ilişkiye ihtiyaçları vardır. Ailenin hayatında neler değişeceği konusunda detaylar anlatılmalıdır. Nerede ve kiminle yaşayacağı, diğer ebeveyni ne zaman ve hangi aralıklarla göreceği, okul gibi konularda soracağı sorular cevaplanmalıdır. Çocuklara, her bir ebeveynin onların hayatlarının bir parçası olacağı söylenmelidir ve her birine nasıl ulaşacaklarını bilmelidirler.

Boşanma sonrasında çocukların yaşayacakları değişikler en asgaride tutulmaya özen gösterilmeli, yaşanması zorunlu olan bazı değişiklikler varsa aşamalı şekilde geçilmelidir. Ailede yaşanan boşanma süreciyle ilgili meydana gelecek değişimler konusunda çocukların okulu ve öğretmenleri bilgilendirmelidir.

Çocukların ne söyledikleri dinlenmeli ve hayatlarında boşanmayla ilgili konularda yaşadıkları duygularını dile getirmeleri için yüreklendirilmelidir. Eşler kendi ailelerini de bir araya getirerek birlikte bir toplantı yapmalı ve çocukla ilgili alınan kararlardan diğer aile üyelerinin de bilgi sahibi olması sağlanmalıdır.

Boşanan eşler çocuklarına gelecekle ilgili tutarlı bir yapı sunmalıdır. Tutarlı söz ve davranışlar ve sevgi vererek onların yeniden güven duygusu oluşturmalarını desteklemelidir. Çünkü boşanma sırasında çocuklarda ilk etkilenen güven duygusudur. Boşanmış eşler, çocukları ile birlikte her iki ebeveyn bir arada ya da ayrı ayrı değişik faaliyetler yapmalıdır.

Çocuklarda görülebilecek psikolojik sıkıntılarla ilgili psikolojik destek almak için uzmana danışılmalıdır…

Anne-Baba (Ebeveynlik) Becerileri

Bazen anne-babalar çocukları öfke nöbeti geçirdiğinde çocuklarının dağıldığını, delirdiğini veya kontrolden çıktığını hissedebilirler. Oysa ki çocukta birikmiş olumsuz duyguların da tıpkı dışkılama sistemimiz gibi dışarı atılması çocuk için iyileştirici ve olumlu niteliktedir. Öfkesini dışarı atmaya izin verilmemiş çocukları depresyon riski karşılamaktadır. Bazen çocuğun kaybolmuş bir oyuncak için çılgınca ağlaması, aslında hayatındaki bütün kayıplar için ağlamasıdır. Yada çocuğun yapabilecekken su şişesini kapatamamasından ağlaması aslında kendini güçsüz hissettiği diğer durumlar için ağlamasının bahanesidir.

Eğer anne-baba çocuğunun ağlamasına veya öfke göstermesine hiç izin vermiyorsa, bu çocuklar genellikle duygularını gösterecek kadar güvende hissedemediklerinden kendi sakinleştirici iç-denetim (yani bastırma) mekanizmalarını kurarlar. Ağıza birşeyler sokma (parmak emme, meme emme), ya da bir battaniye, yastık veya oyuncağı elleme, veya yüz, boyun, omuz kaslarını germe gibi “kontrol” kalıplarına bağımlı hale gelirler. Sigara içme, yemek yeme, tırnak yeme yetişkinlik hayatında duyguları bastırmak için sık görülen “kontrol kalıpları”dır.

Öte yandan, anne-baba sınırsızca çocuğun tüm isteklerini karşılar duruma gelir ise, çocuk muhtemelen anne-babayı farkında olmaksızın yönetmeye başlayacaktır. Sağlıklı evlerde çocuğun yaşı büyüdükçe çocuk her istediğinin yapılamayacağını ve bazen hayal kırıklığı yaşamanın o kadar da ölümcül olmadığını görerek büyür. Böylece sosyal ortama uyum sağlar, anne-babanın izinde uyum kapasitesini artırarak gelişim dönemlerini sağlıkla yaşar. Eğer anne-baba çocuğun yaşı büyümesine rağmen, çocuk hiç üzülmesin ve ağlamasın prensibine dayalı ebeveynliklerini devam ettiriyorlarsa, evi çocuk yönetir, evde kaos çıkar. Anne-baba genellikle yorgundur ve çocuğun gelişimi yaşıtlarına göre geri kalır.

Anne-baba eğitimlerinde çocukların duygularını boşaltabilecekleri güvenli ortamı yaratırken, çocuğun yaşına uygun şekilde sınır koyma becerisi kazandırılır. Çocuklar da yaşlarına uygun bir sınır koyulduğunda daha mutlu büyürler. Mutlu çocuk- mutlu anne-baba dengesinin oluşturulması için öncelikle anne-babanın dengeli çevresel ortamı yaratmayı öğrenmeleri gerekir.

Evlilik Öncesi Çift Danışmanlığı

Eş seçimi yaparken tercihimizi türlü etkenlere dayandırırız. Evlilik sebebi sevdiğimiz kişiyle daha yakın bir hayat sürmek yerine ev ortamından kaçmak, çevrenin evlilik baskısı, yalnız kalmaktan kaçmak ve cinsel arzular ise kişiler birbirlerinin karakterlerini pek tanımadıkları için evlendikten sonra şiddetli geçimsizlik yaşama riski yüksektir.

Evlilik öncesi danışmanlık çiftin evliliğin getirdiği yeni rollerine hazırlık yapabilmeleri, birbirlerinden beklentilerini netleştirmeleri, duygularını birbirlerine zor günlerde de olsalar aktarabilmeleri, yakınlıklarını ve bağlılıklarını arttırmaları, birlikte problem çözme becerilerini geliştirmeye yarar.

Evlilik hastalıkla ve sağlıkta, iyi günde ve kötü günde molasız devam etmek içindir. Her çiftin ara sıra anlaşmazlığa düşmesi normaldir, çünkü her birimiz dünyada biriciğiz. Aramızda sorun çıkması normaldir; asıl sorun sorunu çözme şeklimiz olur. Çift olmak için eşlerin birbirlerinin maddi ve manevi ihtiyaçlarına saygı duymaları ve yapıcılık ile destek olmaları gereklidir. Suçlamak ve uzaklaşmak/umursamamak kolaydır; çiftlerin düştükleri en büyük tuzaklar bu ikisidir. Nasıl olmamız, nasıl davranmamız gerektiğini bir başkasından duymak, veya umursanmamak çifti birbirine karşı öfkelendirir.  Oysa “çift olmak” birlikte büyümek, herkes kendi çocukluk yaralarını sararken birbirine yardım etmekdir. 

“Bilinçdışı sebeplerle eşimize saldırırız, kendi geçmiş yaralarımızı kanatırız, farkında olmadan tamirat bekleyerek.”

Sınav, Dikkat ve Kaygı

Photo by cottonbro studio on Pexels.com

Dikkat, beynimizin belirli bir süre sadece bir düşünceye odaklanması, dışarıdan gelen uyaranları durdurarak tek bir uyarana yoğunlaşma yeteneği olarak tanımlanabilir. Siz farkında olmasanız bile beyniniz aynı anda onlarca uyaran alıyor,ama bunların içinden yalnızca birini seçiyor ve ona yoğunlaşıyor. İşte biz beynimizin bu yeteneğine dikkat diyoruz. Sınavda ve sınav öncesinde ise beynimizin dikkati odaklama ve sürdürebilme becerisi, yoğun heyecandan dolayı düşebiliyor.

Öğrenme sürecini etkileyen üç farklı dikkat çeşidi vardır. Bunlar; odaklanmış dikkat, seçici dikkat ve sürekli dikkattir. Bu üç fonksiyonu gerçekleştiremeyen bireyler öğrenme sorunu yaşarlar.

Seçici Dikkat

Onlarca uyaranın olduğu bir ortamda kişilerin diğer uyaranları görmezden gelecek şekilde beynini organize ederek, dikkatini bir uyaran üzerinde toplayabilmesi yeteneğine seçici dikkat denir. Kısaca, bir uyaranı işlemek üzere seçtiğimiz, diğerlerini ise ihmal ettiğimiz süreçtir. Gözlerimiz ve kulaklarımız günlük yaşantımızda sürekli olarak, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde bir seçim halindedir. Eylemlerimizin bazılarını bilerek, bazılarını da bilmeyerek gerçekleştiririz. Siz ödev yapmaya çalışırken bir yandan yan odada açık olan televizyonun sesini duyabilirsiniz. Burada iki tane işitsel uyaran vardır. Siz ikisi arasında hangisini seçerseniz onu duyarsınız. Böylece diğer uyaranları engellemiş olursunuz. Beyin, farklı türdeki uyaranları aynı anda kabul edebilir. Örneğin müzik dinlerken aynı anda kitap okuyabilirsiniz. Dikkat Eğitiminde önemli olan nokta dikkatimizi istediğimiz noktaya odaklayabilmemizdir.

Odaklanmış Dikkat

Zihnin kendi dinginliğini bozacak iç ve dış uyaranları kendinden uzaklaştırarak, tek bir noktaya yoğunlaşabilmesi halinin devamına odaklanmış dikkat denir. Başka bir deyişle beynin belli bir işlevi yapmasını engelleyecek iç ve dış uyaranları uzaklaştırmasıdır. Aynı zamanda beynin öğrenmesini maksimum hale getirmek için dikkati bozacak şeylerden uzaklaştırılması anlamına gelmektedir. Odaklanmış dikkat, seçici dikkatten sonra dikkatin belirli bir noktada sabit olarak kalmasını sağlayan dikkat çeşididir.

Sürekli Dikkat

Odaklanmış dikkatin sürdürülebilmesi haline sürekli dikkat denir. Bir çok uyaran arasından seçici dikkatle seçtiğimiz, odaklanmış dikkatle de tam olarak odaklandığımız konuda, dikkatimizi sürdürebilmemiz hali sürekli dikkat yeteneğimizle gerçekleşir. Başarının en önemli şartlarından biri de odaklanma yeteneğini sürdürebilmektir. İnsanların başarılarının en büyük sırrı seçici dikkatle seçme, odaklanma ve bunu sürdürebilmesi ile doğru orantılıdır. Bunu yapabilen insanların başarılı olma olasılıkları çok daha yüksektir. Bu da eğitimle geliştirilebilecek bir yetenektir.

Sınav kaygısı olan kişilerin dikkat becerilerini tam performans ile kullanabilmeleri için düşüncelerini iyi yönetmeyi öğrenmeleri gerekmektedir. Kaygı kişiyi işlevsiz hale getirecek kadar yükselmişse, kişinin sınavla ilgili aşırıya kaçan felaket hikayelere inandığı söylenebilir. Gerektiğinde psikolojik destek alınarak dikkat becerileri geri kazanılabilir.

Çekingenlik, Yalnızlık ve Sosyal Fobi

Photo by Julia Kuzenkov on Pexels.com

Sosyal Fobi Paradoksu

Sosyal ortamlara girmek bazılarımız için eğlence, keyif, paylaşım, kabul edilmek ve sayılmak anlamına gelirken, bazılarımız için biraz daha korkutucu bir deneyim olabilir.

Çoğumuzun bir zamanlar içine gireceğimiz insan gruplarına dair bazı kuşkuları, “ya başarısız olursam” kaygıları, “ya beni sevmezlerse” endişeleri olmuştur. En basitinden çocukken kalabalık bir insan topluluğuna karışmak, o kargaşaya girmek istememiş olabiliriz. Bu da hayatımızın küçük bir alanında olduğu sürece gayet doğal bir tepkidir. Çünkü her ne kadar başka insanlarla yakınlaşmaya ve paylaşmaya muhtaç olsak da, başka insanların bizler hakkında ne düşüneceklerini, nasıl davranacaklarını bizler kontrol edemeyiz. Kontrolümüz dışında kalan bu durum bizim için bir bakıma tehdit olur. Sanıyorum sosyal kaygısı artık “insanlardan kaçma” veya “kaçınma” durumuna gelmiş kişiler için dünya içinden çıkılmaz bir yer haline gelmektedir. Çünkü hayat “ne insanlarla, ne de insansız” yaşayabilecekleri bir yer olur. 1800’lü yıllarda yaşayan en sıra dışı düşünürlerden David Henry Thoreau zamanına aykırı sosyolojik düşüncelerini takiben kendini bir yıl ormana yapayalnız hapsetmişse de orada düşünebildiği tek şey yine insanların nasıl yaşayacağı ile ilgili sistemler üretmek olmuştu. Aynı David Henry’nin yaşadığı bu paradoks gibi sosyal kaygı yaşayanlar da hayatlarını yabancılardan izole bir şekilde, fakat kafalarında başkalarının onları nasıl gördüklerini düşünerek geçirirler. Sosyal kaygısı yüksek olan kişilerin bu kaygıları onları çalışmak için iş yerine gitmekten, okuldan, arkadaş edinmekten, günlük işleri yapmaktan alıkoyar. İşte o zaman radikal kararlar alarak ya düzenlerinden vazgeçmeye oynarlar, ya da bir uzman desteği almak üzere yakınları tarafından terapiye getirilirler.

Yapılan araştırmalar sosyal kaygısı yüksek olan kişilerin bu duruma saplanıp kalmalarında bir kısır döngüden bahsediyorlar. Kişi sosyal ortamlardan çekindiği zaman, kendini başkalarının gözünden görmeye öyle odaklanıyor ki, gerçekçi olmayan bir şekilde dikkatini sürekli kendini izlemeye veriyor. Böyle yaptığı zaman kişi kendinin olumsuz yanlarını görüyor ve başkalarının ona gösterdikleri olumlu tutumu fark edemiyor. Ayrıca enerjisini zaten kendini dışarıdan bir gözle incelemeye ayırdığı için başkalarına normalde doğal olarak göstereceği ilgiyi veremiyor ve onlarla temas kurmuyor. Örneğin merhaba demeyi unutuyor, göz kontağı kurmuyor ve sorulan soruları duymadığı için cevap veremiyor. Böyle olunca başkaları o kişiye karşılığında olumlu tutum göstermiyorlar. Kişi bazen dikkatini kendisinin nasıl göründüğünden alıp, çevresindekileri gözlemlemeye verse de, daha önceden insanlara hiç yatırım yapmadığı için ona soğuk, ilgisiz, görmezden gelen tavırlara rastlıyor ve bu delilleri “İşte bak, ben deniyorum fakat gerçekten kimse beni dikkate almıyor, benim hakkımda kötü şeyler düşünüyorlar” olarak algılıyor. Adeta kendini gerçekleştiren bir kehanet gibi değil mi?

Bazen yabancı ortamlara girmeye kendilerini zorlasalar da yukarıdaki olumsuz kısır döngüde fare gibi dönüp duran sosyal fobisi olan kişiler sonuçta hoş olmayan deneyimler yaşamaya devam ettikleri için “bak işte, denedim ve olmadı. Bir daha asla kendimi bu utanca düşürmeyeceğim” diyerek sonraki adımları atmaktan daha da korkar hale geliyorlar. Bu sosyal kaygının ileri gittiği durumlarda kişilerin hayatları ciddi ölçüde aksayabiliyor. Sosyal fobi geliştiği için kişi kendini karşı cinsten, eğitimden, işten, arkadaş destek ortamından tamamen mahrum edecek kadar katılaşabilir. Sonuç genellikle işsizlik, sınıfta kalmak, yalnızlık, can sıkıntısı, keyifsizlik olur.

Acaba bu sosyal fobisi olan kişilerin çevrelerindeki insanlar gerçekten onları zannettikleri kadar olumsuz mu yargılıyorlar? Ne kadar utanç verici olan hareketlerini ve görünüşlerini günlerce, aylarca aralarında konuşup duruyorlar mı?

Kıskançlık

İnsanın içini kemiren, diken üstünde tutan, tehdit algısını genişleten bir durum kıskançlık. Bir kere bu hissiyata yakalandınız mı kolay kolay aklınızdan atamadığınız bir düşünceler sinsilesi başlamıştır ve kendinizi oldukça güvensiz hissedersiniz. Kıskançlık, bizim için önemli olan bir kişinin elimizden kayıp gitmesi korkusudur. Bu değerli insanın bize gösterdiği ilginin bir benzerini başka bir kişiye daha göstermesi, sahip olduğumuz bu değerli varlığı kaybetmemiz veya paylaşmamız gerektiği sonucunu getirdiğinde panikleriz. Bu olumsuz durum çoğu insanın hayatında yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Bazımız öfkeyle, bazımız küserek, bazımız sitem ederek gösteririz bu durumdan hoşnutsuzluğumuzu, yani onun bizim yakınımızda kalmasını için alarma geçtiğimizi.

Hayata Yansımalar

 Kıskançlık da diğer duygular gibi herkeste farklı dozajlarda yaşanabiliyor. Eşinizin sizi her saat başı araması veya evinize her akşam gelen çiçekler incelikten çok paranoyak bir zihnin sizin evde olup olmadığınızı kontrol etme denemesi olabilir. Bazı klinik vakalarda da görüldüğü üzere paranoid şizofren tanısı alabilecek kişilerin eşlerinin her bir masum hareketlerini bir aldatma hikayesine çevirdiklerini gazetelerin üçüncü sayfalarında bolca okuyoruz. Eşiniz hayatınızın her bir hareketini asılsız aldatma hikayelerine meze yapmaya başlamışsa ve sizin yaşam hakkınıza saldırmaya başlamışsa, “beni sevdiğinden böyle yapıyor” diyerek durumu küçümsemeyin; tehdit altında olabilirsiniz. Çıtanın diğer ucunda ise kıskandığını küserek gösterenler ve ilgisini geri çekenler olabilmekte. Bu davranışta da blöf yapılarak ilgisi azalan eşe kaybetme korkusu yaşatılmak istenmektedir. Blöfler tutar ya da tutmaz. Asıl soru şudur: kıskançlık taktikleri ilgisi dağılan eşi kendimize bağlamaya yarıyor mu? Evrim Teorisi ve Sosyal Psikoloji karşı karşıya Evrim teorisi çatısından bakınca hem kadınlar hem de erkekler için kıskançlık yüzyıllardır işlevi olan bir düşünce-duygu-davranış hali. İnsanoğlu soyunu devam ettirmek için dünyaya getirmeyi düşündüğü çocuğuna en uygun anneyi-babayı aramaktadır. En uygun baba adayı kadınına sadık, yani anne hamileyken ona yardım edecek ve çocuk doğduktan sonra da bütün gücünü, servetini, varlığını yalnızca kendinden olan çocuklarına adayacak kişidir. Böylece, kıskançlık algısı gelişmiş kadın diğer kadın rakiplerini kocasının etrafından püskürtecektir. En uygun anne ise sadık kadındır çünkü erkek bütün varlığını ve korumasını adayacağı çocuğun kendi dölü olduğundan emin olmak ister ki kaynaklarını yalnızca kendi genini devam ettirmek için kullansın. Kıskançlık yapan erkeğin, kadının etrafındaki potansiyel rakipleri de böylece eleyebildiği varsayılmaktadır. Evrimsel gelişime bakıldığında oldukça akılcı gözüken bu açıklama son zamanlarda pek de desteklenemiyor. Artan boşanma oranları, ünlülerin ünlü ettiği evlat edinme furyası ve yeni neslin sıkça eş değiştirme pratiklerine bakıldığında modern dünyada artık genleri devam ettirmekten daha önemli hayat amaçları olduğunu görüyoruz. Bu durumda kıskançlık kültürel bir değer olsa da modern dünyada işlevini yitirmekte olabilir. Kıskançlığınız sizin aynanız olabilir Öte yandan kıskançlık düzeyiniz sizinle ilgili de bir şeyler söylüyor. Genel olarak, özgüveniniz ne kadar yüksekse, çevredeki rakiplerinizi o derece daha tehlikesiz algıladığınızdan kıskançlık düzeyiniz de daha düşük oluyor. Bu tamamen sizin dünyayı ne kadar güvenli/güvensiz bir yer olarak algılamanızla ilişkili. Güvensizlik algısınız yüksekse, elinizdeki değerli varlıkları kaybetme korkunuz da yüksek olacağından kıskançlık yapma olasılığınız artıyor. Kıskançlığınızı ne derece öteye götüreceğiniz bir yandan da ilişkinizin dinamiğiyle ilgilidir. İki kişilik ilişkinizde kıskançlık sizi daha samimi yarınlara taşıyor da olabilir, ilişkinizi köstekliyor da. Bu konuda tam bir doğruya ulaşmak mümkün değildir, her ilişkinin dinamiği farklıdır. Ancak kıskançlığın ilişkiyi zedelediği durumlarda taraflar kıskançlığın altında yatan korkunun insanın değerli bir varlığını kaybetme endişesi olduğunu hatırlayabilir, meseleyi ızdıraptan çıkartarak açık iletişim yollarını kullanabilirler. Kıskançlık çifti yıpratmaya başladıysa danışmanlık almanız önerilir.

Çocukluk ve Oyun

Çocuğun Oyun Dünyasını Keşfi

Genellikle insanlar tarafında oyun, eğlenceli ve program dışı bir etkinlik olarak tanımlanır. Keyif verir ve çocuğun kendi isteğiyle gerçekleşir. Oyun çocuğun birçok alanda kendini geliştirmesi için bir ortam sağlamanın yanı sıra, çocuğun yetişkinler dünyasını keşfetmesi için ona bir kapı açar. Çocuğun sosyal becerilerinin gelişimine katkıda bulunur ve yetişkinler dünyasına bir prova görevi görür.

Çocuklar hayallerinde nasıl bir dünya canlandırıyorlarsa ya da bu dünyada neyin farklı olmasını istiyorlarsa onu oyunlarında deneyimleme şansına sahip olurlar. Eğlenceli bir aktivite olmasının yanı sıra büyüyen ve gelişen çocukların toplumsallaşmasında birçok önemli işlevi vardır. Çocuk oyun esnasında biricik ve bireysel biçimlerde tepkilerde bulunmayı öğrenir. Farklı davranış ve toplumsal rolleri oyun içerisinde deneyebilir. Gerçek hayatta tehlike olan ve gerçekleşemeyecek bir durumu oyunla birlikte gerçekleştirebilir. Örneğin, ben örümcek adamım, bu binanın üzerinden atlayabilirim dediklerini duyabiliriz. Çocuklar izlediği filmlerdeki çizgi film karakterleri ve kahramanları oyunlarında canlandırarak kendilerine hayali bir dünya yaratabilirler. Bu durum onları bir an için gerçeklikten uzaklaştırır ve hayal dünyalarının zenginleşmesine katkıda bulunur.

Oyun çocuğun zihinsel gelişimi için gerekli olan uyarılmayı da ortaya çıkarır. Bu süreç bebeklikte nesnelerin algılanması ve isimlendirilmesi ile başlayıp, ergenlikte ve yetişkinlik yıllarında çocuğun problem çözme ve sorunlarla baş etme becerilerinin kazanılması ile devam eder. Çocuklar oyun oynarken sosyal ve zihinsel beceri kazanırken bir yandan da fiziksel olarak bedeni gelişim gösterir. Koşma, atlama, zıplama, tırmanma gibi aktiviteler içeren oyunlar çocuğu küçük yaştan itibaren sporla tanıştırır. Çocuklar bazen tek başına oyun oynarken, yaşları ilerledikçe birlikte oynanan oyunlar oynamayı tercih ederler. . 3 yaşından itibaren çocuk, sosyal oyun döneminde bir ya da birden fazla çocukla grup halinde oynamaya başlar. Kız çocukları evcilik oyununda bebeğine yemek yedirirken, erkek çocukları ise arabasıyla oynarken bir anlamda toplumdaki rollerini taklit eder ve küçük yaştan itibaren öğrenmeye başlar. Çocuklar oyunlarında çevrelerinde gözlemlediklerini pekiştirir. Aynı zamanda oyun oynarken çocuk diğer arkadaşlarıyla oyuncak arabasını, trenini, oyuncak bebeğini paylaşır ve arkadaşlarıyla işbirliği içine girer. Farklı roller gruptaki kişiler arasında tarafından üstlenilir ve bir anlamda çocuk sorumluluk duygusunun ne olduğunu o yaşta öğrenmeye başlar. Oyunların türüne göre bazı kuralları vardır. Çocuklar günlük hayattaki toplumsal ve ahlaki kuralları oyunlarında deneyimle şansı bulurlar. Bu onlar için hem eğlendirici ve hem de öğretici bir durum olarak tanımlanabilir.

Çalışan Anne ve Baba ile İlk Bağ

Zamanımızda çalışan annelerin sayısı az değil. Gündüz vaktinin çoğunu işte geçiren anne (veya baba/ilk bakıcı) eve geldiğinde çocuğuyla hoşça eğlenmek ve hasret gidermek isterken problemler başını alıp yürüdüyse aranızdaki iletişimi kuvvetlendirerek çocuğunuza ve kendinize ve hatta ailenizin diğer üyeleri için iyilik yapabilirsiniz. Çalışan annelerin çocuklarında genellikle huysuzlanma, inatlaşma, duygu sömürüsü yaparak istediklerini elde etme, yemeğini kendine başına yememe, ve uykuya girişte zorluk gibi sorunlar baş gösterebilir. Size düşen görev sorunları gidermeye koyulmaktansa, öncelikle sorunların altında yatan sebepleri anlamaya çalışmak olmalıdır. Kendinize sorarak başlayın. Sizce çocuğunuz niçin zaten az olan zamanınızı zorlaştıracak sorunlu davranışlarda bulunuyor? “Beni görünce şımarıyor” bu durumu aydınlatmak için çok sığ bir cevap olurdu. İşin gerçeğinin çoğu vakada şöyle olduğunu görüyoruz: Küçük yaşlardaki çocuklar siz işteyken sizleri fazlasıyla özlerler. Onları her bırakıp işe gittiğinizde, gün boyunca hafif de olsa bir huzursuzluk içinde kalırlar. Sizi gördüklerinde de hem size öfkelidirler, hem de özlemişlerdir. Bu ikircikli durumda yaramazlık yaparak aslında bir şeylerin çok da yolunca gitmediğini anlatmaya çalışırlar. Onlar minicik yüreklerinde “size duydukları özlem” ile günboyu nasıl baş edeceklerini bilmiyorlardır. İşte bu yüzden kreşte yemeğini sorunsuz yiyen Ayşe, evde köfte çatalıyla arkasından koşturmanız için size onunla ilgilenme fırsatı veriyordur, hem de öfkesini gösteriyordur. Sabah kalkınca siz işe gittiğiniz için sizi göremeyen Ercan da, hiç sabah olmaması, sizinle geçirdiği gecenin bitmemesi için uykusu gelse de bir türlü uykuya dalmıyordur. Çocuklar bizlere söyleyeceklerini davranışlarla gösterirler. Onların yaramazlıklarını size inat için yaptıkları olumsuzluklar olarak görmeden önce davranışlarının arkasındaki sebepleri görmeye çalışmalısınız. Çalışan anneler/babalar iş için evden ayrılırlarken onlarla özel bir vedalaşma oyunu yaratıp, her vedalaşma ve kavuşmada aynı mimik, ses tonu ve hareketleri yaparak ayrılıkları ve kavuşmaları birbirleri ile ilişkilendirebilirler. Böylece çocuğunuz için beklemeye değer eğlenceli bir miras bırakmış olur ve her gidişten sonra bir gelişiniz olduğunu da çocuğunuza göstermiş olursunuz. Başka bir yöntem ise işe giderken size ait bir eşyayı onun himayesine bırakıp her gelişinizde onu çocuğunuzdan geri istemektir. Çocuğunuz böylece sizi özlediği zamanlarda sizi temsil eden minik eşyanızla kendini avutmayı öğrenebilir. Çalışan anne ve babaların, çocuklarının “ayrılık” durumlarında yaşadığı stresi yenmesinde ona nasıl yardımcı olabileceklerini kısaca özetledik. Sizden ayrılmak istemeyip, siz eve gelince de sizinle itişmesi çok beklendiktir. Yukarıda yazılanların yanı sıra, çocuğunuzun neler hissedebiliyor olabileceğini onun yerine söyleyerek ona ayna olmak da yaşadığı stresin azalmasına yardımcı olacaktır.